Yükleniyor...

Çanakkale Konulu Makale Yaışması

Meltem Koleji » Haberler » Çanakkale Konulu Makale Yaışması

Okulumuzda düzenlenen Çanakkale konulu makale yarışmasını 12. sınıf öğrencilerinden Hira Altunbüker kazandı.

Galibiz Kemal Paşam!

1332,Cemaziyelevvel’in 2’si (18 Mart 1915-Perşembe)…
Anzak Tepe…
Marmara’da ılık meltemler esiyor, serin hava yüzleri yalayarak matem dansı ediyor, kayalıklara vuran dalgalar zeybek oynuyordu. Karadeniz’in sağanaklarının, Akdeniz’in kuraklarının, Anadolu’nun keşişleme ve kırkikindilerinin buluştuğu bu cennette, bugün, yüzler cehenneme dönüktü.
Son bir aydır olduğu gibi…
***
Kirpiklerinin arasından süzülen ışık huzmeleri kırmızı bir gölgenin ardından yorgun gözlerine ok gibi saplanıyordu. Ancak kirpikleri birbirine yapışmış, gözlerini açmakta zorlanıyordu. Sonunda kirpikleri birbirinden ayrıldığında gözlerine ve yanaklarına kan pıhtıları döküldü. Altındaki toprak çöl kumlarına dönmüş sırtını ve boynunu kavuruyordu. Ortalık öyle sessizdi, omzundan süzülen ter damlalarının yere düşünce çıkardığı ses kulaklarına ulaşıyordu. Neredeydi top sesleri, bağrışmalar, iniltiler? Sahi Erdal neredeydi, can dostu? Nasıl düştüğünü hatırlamaya çalışıyordu buraya.
Rüzgârın kesilmesiyle kulaklarındaki uğultu kesildi. Zonklayan başı bir an için rahatladı. Kendine kızdı Ferhat. Yatmanın, düşünmenin vakti miydi? Davranma vaktiydi. Şimdiden tezi yok silahını kapıp sipere dönme vaktiydi. Mermisi yoktu, zaten silahı artık mermi atamıyordu ama olsun süngüsü ne güne kalmıştı. Hem destanlarıyla büyüdüğü atalarının elinde kılıçtan gayrı ne vardı?
Kolunu çekti. Gelmedi. His yoktu, hareket yoktu. Kafasını çevirmeye çalıştı. Olmadı. Sanki bir ayak basıyordu alnına, hareket etmeye çalıştıkça daha sert basıyordu. Kemikleri kırılacak gibi oluyordu. Gözlerini kapatıp soluk aldı, tekrar yüklendi. Aylardır asker idare eden Ferhat Onbaşı bir koluna mı hükmedemiyordu? Daha aynı dili tam konuşamadıkları, kopuk sözlerle anlaştıkları Rizeli uşaklara verdiği emir anında oluyor; ama boynundan çıkan kolu kımıldamıyor, başı yana dönmüyordu. Zihnini, kolunu, başını, bacaklarını zorluyordu. Ancak yapabildiği tek şey hatırlamaktı: Bir patlama sesi, toprağın göğe yükselişi…
Buraya ilk geldiğinde ağzı oturmamıştı daha; derdini tam anlatamıyor, hele başka memleketten olanlarla hiç anlaşamıyordu. Laz Erdal bir ayrı konuşuyordu, Arnavut Hilmi bir ayrı. Komutan İstanbulluydu tertemiz konuşurdu. Konuşmasa bile gözleri şimşek gibiydi, anlatırdı ne dediğini. Yine de hiç yadırgamadı Diyarbekirli Ferhat bunları. Kardeşi Halil nasıldı, Erdal öyleydi. Anasının sütü nasıl helaldi, Hilmi’yle yedikleri içtikleri konuştukları öyle helaldi. Babasının emri nasıldı, İstanbullu kumandanın emri öyleydi. Davaları bir, arzuları bir, bayrakları bir, canları birdi.
Denizi görünce küçük dilini yutacak sanmıştı. Anasına yazdığı mektupta anlatmaya kalktı, beceremedi. Bir tek “Tee böyle goccamann…” diyebiliyordu deniz için. Sonra o batasıca donanması geldi keferenin. Simsiyah, dev gibi demir yığınları sallanıyordu suyun üstünde. Bu canavarlara her baktığında Estağfurullah çekiyordu Ferhat, yüreğini öfke bürüyordu. Ne demeye
geldi bu kefereler memleketine, aklı almıyordu. Balkan’da, Trablus’ta, Kanal’da çektirdikleri yetmemiş miydi? Yatacak vatanları mı kalmamıştı da tepelerinde bitmişlerdi? Korkudan değildi bu düşünceleri. Ne korkacaktı imansızdan! Öfkesinden içi içini yiyordu. Günlerdir, haftalardır aç susuz siperde helak oluyorlardı. Ona dokunmazdı da, 15lik yiğitler vardı; daha bıyıkları terlememiş, yanakları al al yiğitler. Kaçının derisinin kemiğine yapıştığına, kaçının kanlar içinde şehadet şerbetini içtiğine şahit olmuştu. Tüm alay gözleri yana yana, gözyaşlarını kalplerine akıtıp savaşa devam etmişlerdi. Mahşer desen yeridir. Kan gölüne dönüyordu her yer. Nefes alır gibi kurşun atıp, nefes verir gibi can veriyordu insanlar. Yemek, giyecek, silah, mermi bulmak imkânsızdı. Savaş değil can pazarıydı. Yer gök kan kırmızıydı. Geceleri soluklanabildiğinde hemen uyuyakalıyor rüyasında gül yüzlü anasını görüyordu Ferhat. Cephede daim Kur’an-ı Azim-üş Şan okunuyordu..
Bunca gözyaşı, Boğaz’ın haşin suları daha söndürememişti aziz ordunun mangal yüreğini. Söndürmeyecekti de! Garbın cümlesi gelse kal’a almazdı hiçbir nefer. Aliyyü’l Azîym olan Rabb’in yaktığı iman ateşini keferenin yaptığı katliam söndüremez ancak alevlendirirdi.
Kolunu zorlamayı bıraktı gücünü tüketmek istemiyordu. Nasıl olsa bir arkadaşı onu bulup kurtaracaktı birazdan. Savaş devam ediyordu. Vatanın selameti nasip olur da dönerse hatta belki oğlunun doğumuna yetişirse üzerindeki kanlı gömleğe saracaktı yavrusunu.. “Mustafa’m” deyip okuyacaktı ezanını kulağına.
Anafartalar’da gördüğü o kumandanın adı Mustafa’ydı. İnanıyordu o. “Şanlı asker,” diyordu “bu savaş bizimdir Allah’ın izniyle!” Öyle kararlı öyle imanlı öyle umutlu bakıyordu ki mavi gözleri, Ferhat’ın elleri titriyordu Mustafa Kemal Paşa’nın karşısında. Mustafa Kemal Paşa Anzak Tepe’ye gönderirken Ferhat’ın içindeki kora bir kibrit atmıştı. Bundan böyle öldürmek için değil şehadet için savaşıyordu Ferhat. Öbür türlüsünü düşünmüyordu. Osmanlı’nın evlatları hükmettiği kefereye boyun eğmeyecek, yenilmeyecekti. Ya şehit olacak ya da galip ordunun gazisi olarak dönecekti Diyarbekir’e. “Kanın, canın bu vatanındır Mustafa’m!” diyecekti oğlunun kulağına.
Buradan kaldırılmayı beklerken en büyük silahını çıkarmıştı: dua ediyordu. Gözlerinden sıcak yaşlar süzülüyordu. Yüzündeki kan lekeleri ve toprak, yaşlarla dağılıyordu. Her cümlesinin sonuna kelime-i şehadet ekliyordu: Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdûhü ve resulü. Şehit olmak ne büyüktü Rabbim! Ne büyüktü Resûlünün ocağında şehit olmak!
Nefes alması zorlaşmıştı, göğsü körükleniyordu. Boğazını zorlayan hırıltılar başında yankılanıyor, onu boğuyordu. Kulağından ılık bir şey aktığını hissetti. O sırada bir ayak sesi duydu, arkasından bir haykırış: “Asker!”. Bu sesi tanıyordu. Erdal gelmişti, can dostu. Ama hala göremiyordu. Muhtemel kumandan da geliyordu. Erdal’a seslenemezdi. Boğazını kontrol etti: “Ali oğlu Ferhat, Diyarbekir!” olanca sesiyle bağırdı. Önce bir gölge belirdi sonra Erdal’ı gördü. Gözleri yuvasından fırlayacakmış gibi bakıyordu, ağladı ağlayacak, korkmuş.
“Kardeşlik, bir omuz at hele!”
Erdal gözlerini ufka çevirdi. Boş bakıyordu, bir damla süzüldü dağ gibi pehlivanın elmacık kemiklerine, Ferhat’ın omzuna düştü. Erdal diz çöktü kardeşliğinin yanına.
***
Erdal patlamayı duymuş yaralı koluna bir mendil dolayıp koşmuştu meydana. Selman Kumandan, Ferhat daha bilmiyorlardı havadisi. Hiç asker kalmadı tabyalar bozuk diyorlardı ama nasıl olduğunu
anlayamadan bir top mermisi düştü İngiliz donanmasının başına. Dev gemi batmaya başladı. Koca adamlar yerlerinden zıpladı sevinçlerinden, bir saate kalmadı haber geldi. Taarruz püskürtülmüş, zafer alınmıştı. Cihan Harbi’nde tek zafer! Bu müjdeyi ahretliğine nasıl vereceğini düşünürken yerinde duramıyor, yaralı omzunun acısını hiç duymuyordu. Yaralı askerler, şehitler ve düşman cesetlerinin arsından koşarken tedavi edenlere çarpıyor, her seferinde bayram kutlar gibi helallik istiyor ve yeniden başlıyordu bir Fatiha daha okumaya.
Meydana vardığında beyninde mermiler patladı, parçalanmış bir tabyanın yanında Selman kumandan silahına sarılmış yatıyordu. Gözleri açık, Hakk’a yürümüştü. Selam durup kumandanına baktıktan sonra alabildiğine koşmaya başladı Erdal, bir dursa dizleri kırılacak çöküp kalacaktı, biliyordu. Bir nefes duydu kayalıklara koşmaya başladı. İnip kalkan bir göğüs vardı az ilerde. Yanına vardı. Ferhat’ı görünce yüreği sevinç doldu ama bir an sürdü bu sevinç; kolları yoktu yiğit onbaşının, bacaklarının üstüne bir top arabası düşmüştü. Bir şey söylemek ister gibi dudaklarını oynatıyor ama hafif iniltilerden başka bir şey duyulmuyordu. Sol gözünün üzerinden ve kulağından kan boşalıyordu.
Çok geç olduğunu bildi Erdal. Şükür kucaklaşmalarının ahirete kaldığını bildi. Gözlerini batan donanmaya çevirdi, bir devir batıyordu.
Ne zamandır burada böyle duruyor, ne zamandır nefesini tutuyordu? Nefesini bırakıp Ferhat’ın yanına çöktü.
***
O an anladı, hatırladı Ferhat; bir perde kalktı sanki zihninden. Erdal onu duymuyordu. Nefesi boğazını parçalıyor, ciğerlerini yakıyordu. Zahir mi batın mı bilemedi, ama cayır cayır yanıyordu. Duasını tamamladı ve son kez: Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdûhü ve resulü! Esselamü Aleyke!
Bu kez sesini bir duyan oldu. Gözleri kapandı, “Elhamdülillah,” dedi “galibiz Kemal Paşa’m!
Bir can yükseldi gökyüzüne, bir ruh secdeye kapandı, bir martı kanatlandı Marmara’dan, kaç dudak şehadet şerbetiyle ıslandı, kaç nesle emniyetli bir vatan emanet edildi, kaç melek göğe yükseldi nurlarıyla: Esselamü Aleyke!

Yayınlanma tarihi: 16 Nisan 2013 Salı, 19:29